Powered By Blogger

17 Ağustos 2010 Salı

Rüyalar, Gerçeklik ve Simulasyon - I


            Inception filminin vizyona girmesiyle rüyaların çekici ve garip dünyası bir kez daha gündeme gelmiş oldu. Şimdi “peki nedir bu her gece gördüğümüz rüyalar…” diye başlayarak rüyaların işlevi, yorumlanması, bilinçaltıyla ilişkisi ve gerçekliği hakkında uzun uzadıya açıklamalar yapmayacağım merak etmeyin. Sadece bu filmi izledikten sonra daha önce hiç önem vermediğim rüyalara ilgi göstermem sonucu bilinçli rüya görmek olarak tabir edebileceğimiz lüsid rüyaları öğrenmemin ve bunun sonucunda da rüyaların gerçeklikle olan ilişkisini keşfetmemin hikayesini anlatacağım.

            Lüsid rüya görmek demek normal rüyalarınızın aksine rüya gördüğünüzün farkında olarak rüya görmek demektir. Daha önce hiç lüsid hale gelmemişseniz ve Inception filmini izlememişseniz rüya gördüğünü bilerek rüya görmenin ne heyecanı olabilir diyebilirsiniz. Ya da hiç lüsid olmamış  fakat filmi izlemiş biri olarak, ama o bir film rüyalar gerçek hayatta o kadar gerçekçi olamaz ki diyebilirsiniz. Ben de önceleri rüyalara önem vermeyen ve onları gerçekçilikten uzak hayal ürünü görüntüler olarak niteleyen biriydim. Ta ki ilk kez rüyamda lüsid olana kadar…

            Rüyamda multimetre almak için bir elektronik dükkanına girmiştim. Akşam olmak üzereydi ve dükkandakilerin acelesi vardı. Almak istediğim şeyi birine söyledim ve adam dükkanın arka kısmına girdi. Ben de beklemeye başladım. Uzun süre beklememe rağmen adam gelmeyince ve diğerleri de dükkanı kapatmak için acele ettiğinden ben de almayıp dışarı çıkmaya karar verdim.

            Dışarıda kafeler vardı. Masa ve sandalyeler cadde üzerindeydi, etraf kalabalıktı ve günlük güneşlik bir hava vardı. O an bir dakika, az önce akşam olmak üzereydi nasıl günlük güneşlik hava diye düşündüm ve rüyada olabileceğime kanaat getirdim. Rüya sırasında insanın rüyada olup olmadığını anlayabilmesi o kadar kolay değildir bilen bilir. Bunun için tıpkı inception filmindeki gibi gerçeklik testi yapmak gerekir. Lüsid rüyaları araştırırken bir internet sitesinde gerçeklik testi olarak sağ elinizin parmaklarını sol elinizin içinden geçirmeye çalışın diyordu. Denedim ve parmaklarım elimin içinden geçmediği gibi elime dokunduğumu hissettim. Sonra şaşırdım ve ellerimi çırpmaya karar verdim. Ellerimi çırptığımı hissetmemin yanında çırpma sesini de duydum. Öyle olunca bir an o kadar insan içinde yaptıklarımdan utandım. Tabi bu arada yürüyordum ve ilerdeki parka gelmiştim. Günlük güneşlik havaya bir kez daha bakınca böyle bir mantık hatasının olamayacağını anladım ve rüyada olduğumu anladım. Yani bir nevi rüyada uyandım. İşte o an, o hava, o çimler, o park mükemmel bir şekilde detaylandı. Gök masmavi,çimler yemyeşil, park kocamandı. Etrafta gelip geçen insanlar çok netti. Daha önce hiç böyle bir deneyim yaşamamıştım ve bu güzellikler karşısında adeta büyülendim. Sonra elbette lüsid rüya görmeyi isteyen çoğu kişinin amacı olan uçmayı denemeye karar verdim. Kollarımı iki yana açtım ve yukarı doğru havalandım. Müthiş bir histi. Fakat kendi boyum kadar bile yükselmemişken masmavi gökyüzüne bakınca çok yükselmekten korktum ve yere düşüp çimler üstünde yuvarlandım. Yerde otururken parktan geçen bir adamın bana ters ters bakması çok hoş bir detay olmuştu ve bundan sonra her şey karardı ve yüzümde bir gülümsemeyle uyandım.

            Rüyaların bu kadar detaylı ve inandırıcı olması ve hatta duyma ve dokunma duyularını bile insana yaşatması (ki tatma ve koklama duyularını da ben bizzat tecrübe etmesem de yaşatabildiği söyleniyor) hayatın da bir rüya olabileceğini düşünen ve gerçekliği bir rüya olarak gören onca filozof ve din adamına bir kez daha saygı duymamı sağladı. Ama böyle bir deneyim yaşamam hayatın da bir rüya olduğunu, astral seyahat yapılabileceğini, gerçek sandığımız bu dünyadan uyanıp nirvanaya ulaşmamız gerektiğini göstermez. Bu dünyanın gerçek olmadığını klasik tabirle ancak elektrik ve su faturasını ödeyene kadar varsayabiliriz.

            Bu yaşadığım deneyim, rüyalar ve gerçeklik hakkında işleyiş bakımından mikrodenetleyicileri (elektronikçi olduğumdan) aklıma getirdi. Bir mikrodenetleyici en basitinden elektronik alarmlı saat olmak üzere çamaşır makinası, buzdolabı ve daha bir çok elektronik cihaz üzerinde bulunan ve cihazın dış dünyayla iletişimini sağlayıp içerdiği program ve elde ettiği verilerle cihazı tamamen kontrol eden yani cihazın beyni diyebileceğimiz elektronik bir çiptir. Tıpkı bizim beş duyu organımız ile çevremizi algılamamız gibi mikrodenetleyici de ısı, nem, sıcaklık, kapının açık veya kapalı olması gibi bilgileri duyu organı diyebileceğimiz sensörler yardımıyla dış dünyadan algılayabilir. Daha sonra bu bilgileri programlandığı üzere değerlendirir ve değerlendirme sonucu yapılması gerekene karar verir ve yapar. İşte mikrodenetleyicinin dış dünyayla etkileşim şekli insan beyninin işleyişine bu bağlamda çok benzemektedir.

            Fakat ne kadar gelişmiş olursa olsun bir mikrodenetleyicinin çevre ile ilişkilerinde bir kusur vardır. Bu kusur mikrodenetleyicinin temel çalışma prensibinden kaynaklanmaktadır. Buna göre bir mikrodenetleyici sürekli olarak değil kesintili olarak belli zaman aralıklarında işlem görür. Çünkü mikrodenetleyicinin atacağı her adım, yapacağı her hareket 0 ile 5 volt arasında değişen voltaj darbelerinin çok hızlı bir şekilde gönderilmesine bağlıdır. Mikrodenetleyici bu voltaj darbelerinin yükselen veya alçalan kenarında sensörlerden okuma yapar yada yapacağı işleme karar verir. Yani bu darbeler dışında mikroişlemci tamamen kilitlenmiştir ve hiçbir işlem yapmaz. Fakat biz elektronik bir cihazın herhangi bir tuşuna bastığımızda sanki sürekli çalışıyormuşçasına tepki verir. Sürekliliği sağlayan iki temel unsur vardır. Birincisi bir tuşa bastığınızda mikrosaniyeler seviyesinde olan mikrodenetleyici çalışma/kilitlenme döngüsü siz basılı tuttuğunuz müddetçe yüzlerce kez işlem yapacak kadar tekrarlanır. Bu bağlamda değil bastığınızı aslında yüz kez basıyormuşsunuz gibi algılar ama bu durum programda düzeltilir. Teorik olarak 2 mikrosaniye aralıklarla çalışan bir mikrodenetleyicinin tuşuna 1 mikrosaniye süre içinde basıp çekebilirseniz kesintili çalışma etkisini gösterir ve denetleyici hiçbir şey algılamaz. Sürekliliği sağlayan ikinci unsur ise mikrodenetleyici içinde bulunan sürekli hafızadır. Böylelikle önceki değerler hafızada tutulduğundan her döngüde baştan çalışıyormuş gibi davranmaz.

            Şimdi mikrodenetleyicinin kesintili çalışma prensibini kavradığınıza göre mikrodenetleyicinin çok hızlı olmasına rağmen dış çevreyi algılayışının yani gerçeklik anlayışının sürekli olmadığını tezahür edebilirsiniz. Şimdi gelelim insan beyninin işleyişine. Acaba insan beyni mikrodenetleyicilerin aksine duyu organlarından iletilen bilgiyi sürekli olarak algılayıp değerlendirebiliyor mu? Öncelikle algılamada ne kadar gecikme yaşanıyor onu tezahür etmemiz lazım. Çünkü sinirler ve nöronlar ile yapılacak bilgi iletiminin belli bir gecikme sağlayacağı aşikardır. Yani iletim sürekli olsa bile algıda küçük de olsa (mikrosaniyeler önemlidir gördüğümüz üzere) bir gecikme olacaktır. Ayrıca refleks olarak adlandırılan hareketlerde bazen yaptığımız hareketin yaptıktan sonra farkına varırız. Bu da algılamamızın daha da hızlanabileceğinin yani mevcut gecikmenin kanıtıdır. Peki gecikme varsa süreklilikten bahsedebilirmiyiz. Aynı hat üzerinden bir iletim gecikmeli yapılıyorsa bu iletimden daha hızlı meydana gelen bir değişim o hat üzerinden iletilmeyecektir ve sonsuz nöron iletim hattına da sahip olmadığımızdan ve beynin eşzamanlı algılama kapasitesi de sınırlı olduğundan beynin dış dünyadan gelen bilgileri tıpkı mikrodenetleyicilerde olduğu gibi (fakat bu sefer bir voltaj darbeleri döngüsü olmaksızın) kesintili olarak algıladığını söyleyebiliriz. O halde bizim gerçeklik dediğimiz dış dünyayı algılayışımız süzgeçten geçirilmesi/değerlendirilmesi gereken bir bilgi yığını olduğu gibi gecikmeli ve kesintilidir.

            Fakat biz dünyayı sürekli ve eşzamanlı olarak algıladığımız gibi edinilen bilgiler kategorize edilmiş ve düzenlidir. Bunun yanı sıra mikrodenetleyicilerin aksine sadece o an nasıl davranacağımıza değil gelecekte de nasıl davranacağımızı kararlaştırabiliriz.  Şimdi tabi ki müthiş kompleks insan beyni ile bu çok zor değil gibi geliyor ama gözardı ettiğimiz ince bir nüans var şimdi bunu irdeleyelim:

            Kendi algılayış tarzımıza baktığımızda bir gerçek dünyadan bir de hayal gücümüze bağlı hayal dünyamızdan bahsederiz. Biri gerçektir diğeri hayal olup gerçek değildir. Acaba gerçekten böyle ciddi bir uçurum mu var? Beynin sürekli ve seçici çalışma tarzına ve rüyaların gerçekçiliğine bakarsak aslında gerçek dünya karşısında küçümseyerek baktığımız hayal gücünün aslında gerçek dünyayı algılayış tarzımızın bir alfabesi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Nasıl mı? Birincisi dış dünyayı algılayış tarzımızın sürekli ve eşzamanlı bir bütün gibi görünmesinde en önemli rol beynin dış dünyayı olduğu gibi algılaması değil dış dünyadan edindiği bilgilerle dış dünyanın daha stabil bir simulasyonunu        hayal gücü dediğimiz çalışma tarzıyla oluşturması ve bilgiler geldikçe bunu güncelleyerek simulasyonun sürekliliğini sağlamasıdır. Hayal gücümüzün ağaç, kuş, hava gibi soyut kategorileri bir alfabenin harfleriyse bu harflerin oluşturduğu cümle bizim gerçek dediğimiz dünyadan başka bir şey değildir. İkinci olarak mevcut algılarla gelecekteki durumu kafamızda tezahür edebilmemizde aynı gerçeklik simulasyonunun sonucudur. Kısaca mevcut gerçeklik simulasyonunu soyut olarak kendisi de soyut olduğundan ileri sarabiliriz ve sonuçların ne olacağını daha gerçekleşmeden kestirebiliriz.

            İşte rüyalar da beynimizin gün içinde duyu organlarıyla edindiği bilgilerle oluşturduğu simulasyonun, uykuda duyu organlarından edinilen bilgi bastırıldığı veya çok az olduğu için  daha önce hayal gücünün alfabeleriyle oluşturulmuş mevcut cümlelerle (gerçeklik parçalarıyla) oluşturulmuş bir başka şeklidir. Yani farklı bilgilerle ama aynı prensiple oluşturulmuş bir simulasyondur. Bu nedenle rüya gördüğümüz zaman rüyayı kayıtsız şartsız gerçek olarak kabul ederiz. Çünkü gün içinde gerçek olarak kabul ettiğimiz dünya da bir simulasyondur ve onu da kayıtsız şartsız kabul ederiz.

            Yani şimdiye kadar söylemek istediğim gerçek dünyayı algılayış şeklimizin sanılanın aksine maddesel değil soyut ve hayali olduğudur. Yani etrafınıza veya kendinize baktığınızda duyduğunuz, hissettiğiniz, kokladığınız dünyanın gerçek maddesel dünya değil hayal gücünüz yardımıyla fakat gerçek dünyadan edinilen bilgilerle hazırlanmış bir simulasyonu olduğudur. Mesela dokunduğunuz ve gördüğünüz bedeniniz gerçek bedeniniz değil simule edilmiş bedeninizdir. Ama gerçek verilerle şekillendiğinden istediğiniz kadar kendinizi kaslı ya da güzel hayal edin edinilen gerçek veriler değişmediği müddetçe olduğunuz gibi simule edilirsiniz.
Ama rüyalar gerçek dünyanın verileriyle değil önceden edinilmiş verilerin düzensiz ve karmaşık simulasyon parçalarından oluştuğundan rüyada kendinize istediğiniz şekli verebilirsiniz.

Tıpkı mikrodenetleyicilerin hızlı çalışıyor olmaları kesintili çalışıyor oldukları gerçeğini göz ardı etmemize neden oluyor ve pratikte hiçbir sorun teşkil etmiyorsa; bizim gerçeklik anlayışımızın soyut bir simulasyondan ibaret olması da gerçek verilerle sürekli güncellenerek beslenmesindan dolayı bizim için günlük hayatta bir sorun teşkil etmez. Ama bu olgunun farkında olmayışımız ve gerçekliğe körü körüne bağlı oluşumuz sosyal anlamda  büyük sorunlar doğuruyor. Bunu da ikinci kısımda inceleyeceğiz.